Ender Merter | Hakkında
Geçmişi yaşatan;
gençlere, yol açan

ENDER MERTER

Kriz seven ülkem...

Ekonomi, bir insan topluluğunun ya da bir ülkenin, yaşayabilmek için üretme ve bunları bölüşme biçimlerinin ve bu eylemlerden doğan ilişkilerin tümü olarak tanımlanmaktadır. Hayatımızın her alanını etkileyen temel faktörlerden biridir. Büyük bir sistemin ifade edildiği ekonomide her kesimden insan iç içe yaşar. Çağlar boyunca tarih sahnesinde yer alan her uygarlıkta, her toplumda her insan kesiminde ekonomik süreç yaşanmıştır.

Ekonominin en temel aracı olan para, tarihte ilk olarak Lidyalılar tarafından icat edilmiş ve kullanılmış ve tarihin en büyük buluşlarından biri olmuştur. Bu paralar; Lidya’nın başkenti Sardes’in ortasından akan Paktolos Nehri’nin alüvyonlarında bulunan altın ve gümüş karışımı olan elektron madeninden basılmıştır. İlk basılan paranın da muhtemelen Kral Alyattes döneminde basıldığı tahmin edilmektedir.

Tarım devrimi öncesindeki toplumlarda göçer bir yaşam tarzının hakim olması nedeniyle takas yöntemi kullanılmaktaydı. ilk takas araçları ise arpa ve buğdaydır. İlk faiz ve kredi işlemleri de Ortadoğu’daki devletler zamanında meydana gelmiştir. Büyük İskender döneminde Makedonyalılar çok uluslu ticareti başlatır ve büyük alışveriş ağını başlatır. 8. yy.’da Yunan Uygarlığı içinde yaşayan Hesiodos ekonomi faaliyetlerden bahseden ilk edebiyatçı olur. Aristoteles ve Ksenefon da ilk ekonomistlerden sayılır. Sonra Roma imparatorluğu kurulur ve dünya ticaretinin önemli bir noktasını oluşturur.

Orta Çağ’da dünya ekonomisi yavaşça büyür. İtalyan şehir devletleri ortaya çıkar ve ilk bankacılık- finans sistemlerini ortaya koyulur. Orta Çağ’da kağıt para kullanmaya başlayan Çin’i , 18. Yy’da Avrupa takip eder ve kağıt para kullanılmaya başlanır. 20. yy’a gelindiğinde İngiltere eski gücünü korumaya çalışmakta; Fransa, İtalya, Portekiz ve Hollanda farklı ülkelerde kolonilerini kurarak sömürge devlet anlayışını başlatmıştır.

Dünyadaki ekonomi tarihini kısaca özetledikten sonra kendi geçmişe baktığımızda; Coğrafi özellikler Türk uygarlıklarının ekonomik yapılarının oluşumunda önemli bir etken olmuştur. Bozkır hayatını benimseyen Türklerin başlıca ekonomik faaliyetleri hayvancılıktır. İkinci bir geçim kaynağı olarak da akarsu boyunca uzanan ovalarda yapılan tarımdır.

Osmanlı Dönemi’nde ekonominin doğal kaynakları insan ve toprak olarak iki temelden oluşuyordu. Geçmişte olduğu gibi Türkler, hayvancılık ve tarımla birlikte sanayi ve ticaret alanları da diğer mesleklerdendi. Sanayi alanında üretim, ihtiyaçla sınırlı olması nedeniyle planlı yapılmakta ve malın fiyatı tüketici göz önüne alınarak belirlenmekteydi. Bu dönemde hareketli bir ticaret hayat bulunmaktaydı. Osmanlı ekonomisinin ticaret kesimi sanatkarların ürettiklerini dükkanlarda pazarlamaları ve yurt içi ya da yurt dışı olmak üzere mal getirmek veya götürmek olarak ikiye ayrılmaktaydı. Öyle ki, Osmanlı tüccarları yurt dışında ticaret kolonileri kurmuşlardı. Devlet bu dönemde insanları ticarei hayata özendirmiş ve tüccarları desteklemiştir. Ticaretle ilgili yerlerde; şehir ve büyük kasabalarda hanlar ve kervansaraylar kurulmuştur.

Tarih boyunca yaşanan savaşlar, aydınlanma çalışmaları ve sanayi devrimleri ekonomiyi etkileyen en büyük faktörlerden bazılarıdır. Birinci Dünya Savaşı gibi etkili ve global olaylar dahilinde siyasi ve ekonomik sonuçlarda da kritik etkenler ortaya çıkmıştır. Yoksulluk ve kayıplar nedeniyle hem üretim hem de tüketim oldukça etkilenmiştir. Birinci Sanayi Devriminde üretimin makineleşmesi, İkinci Sanayi Devrimi ile üretimin serileşmesi, Üçüncü Sanayi Devrimi’nde üretimin otomasyonu ve sayısallaşması gerçekleşmiştir. Dördüncü Sanayi Devrimi ile birlikte de toplumların sosyolojik yapısı değişmiştir.

Henry Ford ikinci sanayi devrimi sürerken “Kusur değil çare bulun.” demiş..!

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte olumsuz ekonomik sonuçların iyice hissedildiği Dünya’da; ülkeler büyük buhranlar atlatarak üretim esas alınarak kalkınmak adına politikalar geliştirdiler. Kendimizden örnek verecek olursak siyasi yapımız değişti, Cumhuriyet’in kurulmasıyla siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Türklerin geçmişten beri ana geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığa ağırlık verilirken, eğitim reformları yapılarak Batılılaşmayla birlikte temel iş kollarına istihdam sağlanmaya başlandı. Çiftçiye destek verilebilmesi amacıyla 1925 yılında Aşar vergisi kaldırıldı ve Ziraat Bankası aracılığıyla çiftçilere kredi olanağı sağlandı. Devletçilik ilkesi ile devletin ekonomik hayata yatırımcı, üretici, dağıtıcı, denetleyici, teşvik ve yardım edici olarak çeşitli şekillerde müdahale etmesi güçlü ve çağdaş bir ekonomiye ulaşmak hedeflendi.

Günümüzde var gücüyle çalışan Türkiye’de ekonomik büyümeler planlanmakta, sürdürülebilir projeler üstünde çalışılmaktadır. Son yıllarda dünyada yaşanan siyasi ve ekonomik sorunlardan kaynaklı olarak ekonomimiz en büyük sınavını vermektedir. Kendi geçmişimizle birlikte bugüne baktığımızda ekonomik yapımızda tarım ve hayvancılığın hala yer aldığını görebiliyoruz. Ancak bugün çiftçinin ihtiyaçlarının karşılanması oldukça zor. Hayvanların bakımı, makineleşme, mazot, gübre darken çiftçi kar elde etmekten vazgeçip zararını en aza indirgemeyi amaçlıyor. Hayvancılığı ise ithalat ezip geçmiş görünüyor. Yurt dışından getirilen etler, üreticiyi zorda bırakıyor. Kur farkından dolayı da etin fiyatının artışı tüketiciye yansıtılıyor.

Deneyim ve belleği son derece önemli bulan, değişimlere ayak uydurmayanın hızla yok olup gittiğini ve bu sebeple acımasız bir dünyada yaşadığımızı düşünen bir usta.

İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında kullandığımız elektronik cihazları üretemiyoruz. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, oyun konsolları, 3D yazıcılar. Dördüncü sanayi devriminde öne çıkanlarda. Ancak biz bu cihazlarla yalnızca kullanıcı olarak anılabiliyoruz. Yerli otomobil üretimi girişimlerine 1961 yılında başlansa da günümüzde hala net bir sonuç elde edilmiş değil. Türkiye’de Atatürk döneminde kurulan uçak fabrikası 1950 yılında kapatıldı. O tarihten sonra bir daha uçak yapma girişiminde dahi bulunmadı ülkemiz.

Türkiye, üreten bir ülkeden tüketen bir ülke haline geldi ve bu süreç oldukça kısa sürdü. Tüketmeye hızlıca alıştı, hiç sorgulamadık. Birçok ülkeye tarım ürünleri ihraç ederken artık buğdayı, domatesi, salatalığı, biberi, fındığı yurt dışından ithal etmeye başladık. Türkiye’de tarım o denli kötü bir duruma geldi ki savaş içerisinde olan Suriye’den bile patates ithal edebildik. Kaynaklar verimli kullanılamıyor. Fabrikalar günlük ihtiyaçları karşılayabilmek adına ya kiralanıyor ya da satışa çıkarılıyor. Özelleştirme kapsamında; yap, işlet, devret sistemi tüm kuruluşlarda uygulanıyor. Devlete ait çok az sayıda kurum kalmışken, üretmekten ve milli ekonomiden de uzaklaşmış oluyoruz.

Bugün; yurt dışı ile yaşanan kur farkları, Dolar ve Euro’nun yükselişi kendi paramızın değerini kaybettiriyor. Yaşanan kur farklarından, yaşam kalitemizde nasibini almakta. Türkiye’de 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre 12 milyon çalışanın maaşı 3 bin TL’nin altında görünüyor. Bu sonuca bakınca sokaktaki insanın kendi bütçesini riskli ve zoraki olarak döndürdüğü sonucu çıkıyor.

Bu nedenle de üretemeyen Türkiye’de yaşam gittikçe zorlaşıyor. Ekmeğe bile zam geliyor, yoksulluk sınırı her gün biraz daha yükseliyor. Kaliteli yaşam hayal olmaya başlıyor. Günümüzde Dolar ve Euro tarihi rekorlara imza atarken ekonomi günlük politikalarla ayakta. Doğal kaynaklarımızı kullanmayı, komşularımızla iyi geçinmeyi bilmezsek, sorunları çözmek yerine kavgacı tutumda ısrarcı kalırsak içinde bulunduğumuz durumu çözmek zor. Kendi bağımsızlığımızı ekonomik bağımsızlıkla taçlandırmak zorundayız. Bu nedenle bağımsızlığımızın, güçlü bir ekonomiye bağlı olduğunu aklımızın bir köşesinde bulundurmak zorundayız.