Ender Merter | Hakkında
Geçmişi yaşatan;
gençlere, yol açan

ENDER MERTER

Efsunlu İstanbullu…

Öncelikle tarihte İstanbul’un pek çok dilde de farklı isimleri bulunuyor. Grekçe: Vizantion – Latince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma Rumca: Konstantinopolis, İstinpolin, Megali Polis, Kalipolis Slavca: Çargrad, Konstantingrad Vikingce: Miklagord Ermenice: Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli Arapça: Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma Selçuklular zamanında: Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul Osmanlıca: Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, İstanbul, İslambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet

Seneler içinde İstanbul gibi İstanbullular da değişti. Azınlıkların ayrılması, köyden kente göç, darbeler, modernizm, teknolojideki gelişmeler gibi faktörlerle birlikte İstanbulluların yaşam alışkanlıkları da farklılar gösterdi. Artık İstanbul için yeni bir İstanbullu tanımı bulmak gerekiyor.

“Birdefa; Yanni, Taki, Aleko, Yasef, Dikran, Anastas, Rober, Akabi, Raşel, Sarkis, Koço, Bedros, Jirayr isimlerinde İstanbul yerlisinden arkadaşları olmamış, onlarla kahvede, maçta, tavernalarda, okullarda, beraberce ağlayıp gülmemi ş dostlarımız İstanbullu sayılmaz… Bunlara ilaveten; Küçüksu’da kurulan mısır kazanlarından Alibeykoy’ün sütlü kaynamış mısırından yemek nasip olmamış, Çengelköy salatalığını bostanından koparıp tatmamış, Gülhane Parkında Karagöz-Hacivat oyunu seyredememiş, Çiçek Pasajının Entel Cavit’I ile sohbet edememiş, Tepebaşı Çocuk Tiyatrosunun zevkine varamamış, Sulukule’de raks evlerine gitmemiş, kara trenlerin içinde kovalamaca oynamamış, Kumkapı’da rakı sofrasına dostça oturup, yine dostça kalkmamış akşamcılar, Moda’daki Koço’yu bilememiş ve nefis mezelerinden tatmamış dostlarımız İstanbulluyum diyemez…

Kapalı Çarşının tüm kapılarından girip çıkmamış, Taksim Eftalafos Kahvesinde nargile içmemiş veya içenleri seyretmemiş dostlarımız, Beyoğlu’ndaki Abanoz Sokağını, Yüksek Kaldırımın sosyetik aşiftelerini bilmeyen, Yeşilçam Sokağının eski halini, oraya yakın aport da iş bekleyen Figüran Kahvelerini ve oralardaki sohbetlere şahit olmamışlar,Tepebaşındaki Müzisyenler Kahvesini ve organizatör Sarı Orhan’I bilmeyenler, Sarıyer sahilinde balık, Pendik Hilmi Gazinosunda pilaki yememiş olanlar, Süreyya Plajında denize girememiş, Adaların tümünü gezememiş, Gaskonyalı Toma’yı ve Bostancı’da Saksonyalı Vedat’ı tanımamışsan, rahmetli Sanat güneşimiz ZekiMüren’i Gar Gazinosunda, Maksim’de izleyememişsen, Notre Dame de Sion Fransız Kız Okulu önünde kız araklama teşebbüsünde bulunmamışsan, Beyoğlu’ndaki Atlantik’de sosisli ve Amerikan salatalı sandviç yememişsen, İmam Sokak’taki meşhur Çağlayan Saz’a gitmemişsen, yine Beyoğlu Rebul Eczanesinden limon kolonyası ve ya lavanta kolonyası almamışsan, Bakara’dan iskarpin alıp, Gömlekçi Daniş’de ısmarlama gömlek diktirmemişsen, Galatasaray’ daki Zara’dan giyim aksesuarı almamış veya o nefis vitrinleri seyredememişsen, Kurbağalı Derenin o meşhur kokusunu da duymamışsan, Todoride meze yemediysen, İstanbullu sayılmazsın…

Kapalı Çarşının tüm kapılarından girip çıkmamış, Taksim Eftalafos Kahvesinde nargile içmemiş veya içenleri seyretmemiş dostlarımız, Beyoğlu’ndaki Abanoz Sokağını, Yüksek Kaldırımın sosyetik aşiftelerini bilmeyen, Yeşilçam Sokağının eski halini, oraya yakın aport da iş bekleyen Figüran Kahvelerini ve oralardaki sohbetlere şahit olmamışlar,Tepebaşındaki Müzisyenler Kahvesini ve organizatör Sarı Orhan’I bilmeyenler, Sarıyer sahilinde balık, Pendik Hilmi Gazinosunda pilaki yememiş olanlar, Süreyya Plajında denize girememiş, Adaların tümünü gezememiş, Gaskonyalı Toma’yı ve Bostancı’da Saksonyalı Vedat’ı tanımamışsan, rahmetli Sanat güneşimiz ZekiMüren’i Gar Gazinosunda, Maksim’de izleyememişsen, Notre Dame de Sion Fransız Kız Okulu önünde kız araklama teşebbüsünde bulunmamışsan, Beyoğlu’ndaki Atlantik’de sosisli ve Amerikan salatalı sandviç yememişsen, İmam Sokak’taki meşhur Çağlayan Saz’a gitmemişsen, yine Beyoğlu Rebul Eczanesinden limon kolonyası ve ya lavanta kolonyası almamışsan, Bakara’dan iskarpin alıp, Gömlekçi Daniş’de ısmarlama gömlek diktirmemişsen, Galatasaray’ daki Zara’dan giyim aksesuarı almamış veya o nefis vitrinleri seyredememişsen, Kurbağalı Derenin o meşhur kokusunu da duymamışsan, Todoride meze yemediysen, İstanbullu sayılmazsın…

Yani kısaca: Bu güzel tarifin için eline sağlık Mustafa Özbey… Heybeli’de mehtaba çıkmamışsan, Kalamış’dan bir tatlı huzur almayı denememişsen, Boğaziçi’ndeki şen gönüllere uzanamamışsan, Çamlıca’dasevgilinle birlikte bir iz bırakmamışsan, İstanbulluyum diyemezsin.. . Sadece İstanbul’da yaşıyorum veya yaşadım diyebilirsin…” İşte Yahya Kemal’den bir son dörtlükle yazımı bitiriyorum, tüm bu efsunlu şehri sevenlere; “… Nice revnaklı şehirler görülür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan. Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yada Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”